ABD ile Rusya Arasında Türkiye:
Önümüzdeki 10 Yılda Denge Siyaseti, Enerji Güvenliği ve
Jeopolitik Yön Arayışı
15.02.2026
Son yıllarda uluslararası sistem hızla tek kutuplu yapıdan uzaklaşarak daha parçalı ve
rekabetçi bir görünüme büründü. ABD-Çin rekabeti, Rusya-Ukrayna savaşı, Orta Doğu’daki
yeniden hizalanmalar ve enerji piyasalarındaki dönüşüm, devletlerin dış politika tercihlerini
yeniden şekillendiriyor. Bu değişimden en doğrudan etkilenen ülkelerden biri ise Türkiye.
Coğrafi konumu, NATO üyeliği, Rusya ile ekonomik bağları ve Orta Doğu ile Avrupa
arasındaki geçiş rolü, Türkiye’yi çok katmanlı bir jeopolitik denge içinde hareket etmeye
zorluyor.
Önümüzdeki on yılın en belirleyici unsurlarından biri, Türkiye’nin denge siyasetini ne ölçüde
sürdürebileceği olacak. Ankara son dönemde ne Batı’dan tamamen kopan ne de Rusya-Çin
eksenine yaklaşan bir çizgi izliyor. Bunun yerine farklı güç merkezleri arasında manevra alanı
yaratmaya çalışan esnek bir dış politika tercih ediliyor. Bu yaklaşım kısa vadede hareket
özgürlüğü sağlasa da uzun vadede kurumsal ittifakların zayıflaması ve stratejik belirsizlik
gibi riskler barındırıyor.
Bu jeopolitik yön arayışının merkezinde ise enerji güvenliği yer alıyor. Türkiye’nin Rusya’ya
dayalı doğal gaz bağımlılığını azaltma çabası; ABD’den LNG alımı, Azerbaycan gazı, Doğu
Akdeniz denklemi ve yenilenebilir enerji yatırımlarıyla birlikte çok boyutlu bir dönüşüme
işaret ediyor. Ancak bu süreç gerçek anlamda bağımsızlıktan ziyade bağımlılığın dağıtılması
anlamına geliyor (IEA, 2023). Önümüzdeki on yılda Türkiye’nin küresel konumunu
belirleyecek kritik eşik, enerji çeşitlendirmesini yerli üretim ve teknolojik dönüşümle
destekleyip destekleyemeyeceği olacak.
ABD ile ilişkilerde ise yeni bir denge arayışı öne çıkıyor. Washington açısından Türkiye hâlâ
NATO’nun güney kanadı ve Orta Doğu’ya erişim bakımından vazgeçilmez bir aktör. Ankara
açısından ise ABD; finansal sistem, savunma teknolojisi ve Batı kurumlarıyla entegrasyon
açısından kritik önem taşıyor. Buna rağmen taraflar arasındaki güvensizlik tamamen ortadan
kalkmış değil. Bu nedenle ilişkilerin yönü, klasik bir stratejik ortaklıktan ziyade kontrollü
karşılıklı bağımlılık çerçevesinde şekillenmeye devam ediyor .
Rusya ile ilişkiler de benzer bir ikili karakter taşıyor. Enerji, turizm ve ticaret alanlarında
derin bağlar sürerken; Suriye sahası, Karadeniz güvenliği ve NATO dengesi gibi başlıklarda
rekabet devam ediyor. Bu durum Türkiye’yi ne tam müttefik ne de tam rakip olan hibrit bir
ilişki modeline itiyor. Önümüzdeki dönemde Rusya’nın küresel sistemdeki konumuna bağlı
olarak bu ilişkinin ya daha sınırlı bir ekonomik ortaklığa dönüşmesi ya da jeopolitik riskler
nedeniyle daralması mümkün görünüyor.
Çin faktörü ise Türkiye’nin uzun vadeli yöneliminde giderek daha görünür hâle geliyor.
Kuşak ve Yol girişimi, artan ticaret hacmi ve teknoloji yatırımları Türkiye için fırsatlar
sunarken; Batı ile ilişkilerde denge sorunu yaratma potansiyeli de taşıyor. Bu nedenle
Türkiye’nin Çin ile ilişkisi büyük olasılıkla ekonomik pragmatizm ile siyasi mesafe
arasında şekillenecek.
İç politik dinamikler de dış politikanın yönünü belirlemeye devam edecek. Ekonomik
kırılganlıklar, seçim döngüleri ve güvenlik kaygıları, dış politika tercihlerini zaman zaman
hızlandırabilir ya da sınırlayabilir. Ancak uzun vadede Türkiye’nin jeopolitik yönünü
belirleyen asıl unsur, liderlerden ziyade yapısal zorunluluklar ve coğrafi gerçeklik olacak.
Tüm bu unsurlar birlikte değerlendirildiğinde, Türkiye’nin önümüzdeki on yılda tek bir blok
içinde konumlanan bir ülke olmaktan ziyade çok kutuplu sistemde denge arayan bir orta
güç olarak hareket etmesi daha olası görünüyor. Bu strateji doğru yönetildiğinde Türkiye’ye
diplomatik esneklik ve ekonomik fırsatlar sağlayabilir; yanlış yönetildiğinde ise yalnızlaşma,
ekonomik baskı ve güvenlik kırılganlığı risklerini artırabilir.
Bugün gelinen noktada Türkiye’nin özellikle güvenlik, finans ve enerji dengeleri açısından
ABD ile görece daha yakın bir konumda olduğu söylenebilir. Ancak bu yakınlık, tam
anlamıyla kurumsallaşmış bir stratejik ittifaktan ziyade çıkarların kesiştiği fakat karşılıklı
güvensizliğin sürdüğü pragmatik bir ilişki niteliği taşıyor. Donald Trump döneminde öne
çıkan kişisel diplomasi ve pazarlık odaklı yaklaşım, temasları hızlandırsa da bu durum kalıcı
bir ittifak mimarisi yaratmış değil.
Bu nedenle Türkiye’nin önündeki asıl mesele, büyük güçler arasındaki dengeyi yalnızca
diplomatik manevralarla değil, ekonomik ve teknolojik kapasite artışıyla sürdürebilmek.
Dış politikada gerçek hareket alanı ancak güçlü bir üretim yapısı, yüksek katma değerli
sanayi, enerji çeşitliliği ve finansal dayanıklılıkla mümkün olabilir. Aksi hâlde denge siyaseti,
stratejik esneklikten ziyade kırılgan bir bağımlılık yönetimine dönüşme riski taşır.
Önümüzdeki on yıl bu açıdan belirleyici olacak. Türkiye’nin denge arayan bir orta güç
olarak mı kalacağı, yoksa üretim ve teknoloji kapasitesini artırarak daha bağımsız
hareket edebilen bir aktöre mi dönüşeceği, büyük ölçüde ekonomik dönüşümün başarısına
bağlı görünüyor. Türkiye’nin küresel sistemdeki gerçek yeri de bu dönüşümün sonucunda
şekillenecek.,
Kaynakça;
1-Aydın, M., & Açıkmeşe, S. A. (2022). Turkish foreign policy in a changing international
order. International Affairs, 98(3), 985–1002. https://doi.org/10.1093/ia/iiac062
2-IEA. (2023). Turkey energy profile. International Energy Agency. https://www.iea.org
3-Kirişci, K. (2019). Turkey and the West: Fault lines in a troubled alliance. Brookings
Institution Press.
4-Öniş, Z., & Kutlay, M. (2020). The dynamics of emerging middle-power influence in regional
and global governance: The paradoxical case of Turkey. Third World Quarterly, 41(1), 1–20.
https://doi.org/10.1080/01436597.2019.1660630
5-World Bank. (2024). World development indicators: Turkey. https://data.worldbank.org