Türkiye’nin Avrupa Güvenliğindeki Stratejik Rolü
03.05.2026
Arda Ragıp
Avrupa güvenliği uzun süredir klasik anlamını kaybetmiş durumdadır. Günümüzde güvenlik yalnızca askeri tehditler üzerinden değil; göç hareketleri, enerji bağımlılığı, bölgesel istikrarsızlıklar ve çevre coğrafyalardaki krizler üzerinden şekillenmektedir. Bu dönüşüm, Avrupa’nın güvenlik anlayışını da değiştirmiştir. Artık mesele yalnızca sınırları korumak değil, tehditleri sınırların dışında yönetmektir. Bu bağlamda Türkiye’nin konumu tesadüfi değil, yapısal bir zorunluluğun sonucudur. Türkiye çoğu zaman “köprü ülke” olarak tanımlansa da, bu tanım mevcut gerçekliği açıklamakta yetersiz kalmaktadır. Türkiye yalnızca bölgeleri birbirine bağlayan bir hat değil, aynı zamanda Avrupa’ya yönelen riskleri karşılayan, yöneten ve çoğu zaman absorbe eden bir ön cephe güvenlik aktörüdür. Ancak bu rol, Avrupa tarafından tam anlamıyla kurumsal ve siyasi düzeyde tanınmış değildir. Benim perspektifimden bakıldığında Türkiye Avrupa güvenliğinin dışında değil, aksine pratikte onun bir parçasıdır; ancak bu gerçeklik hâlâ tam anlamıyla kabul edilmiş değildir. Bu çelişki en açık biçimde göç meselesinde ortaya çıkmaktadır. 2015 mülteci krizinin ardından Avrupa, göçü kendi sınırları içinde yönetmek yerine akışı sınırlarının dışında durdurmayı tercih etmiştir. Literatürde “dışsallaştırma” olarak adlandırılan bu yaklaşım, daha yalın bir ifadeyle sorunun yer değiştirmesi anlamına gelmektedir. Bu modelin merkezinde Türkiye yer almaktadır.
Türkiye milyonlarca mülteciyi barındırarak Avrupa üzerindeki baskıyı ciddi ölçüde azaltmış ve Avrupa iç siyasetinde oluşabilecek kırılmaları sınırlamıştır. Ancak bu tabloyu bir başarı olarak okumak yanıltıcıdır. Avrupa göç sorununu çözmemiş, yalnızca yerini değiştirmiştir. Bu durum, ilişkinin eşitler arası bir ortaklıktan ziyade işlevsel bir düzenleme biçiminde kurulduğunu göstermektedir. Türkiye yükü taşırken Avrupa istikrarını korumakta, bu da Avrupa’nın güvenliği içeride üretmek yerine dışarıda yönetme eğiliminde olduğunu ortaya koymaktadır. Benzer bir dinamik askeri güvenlik alanında da görülmektedir. Türkiye, NATO içindeki konumuyla Avrupa güvenliğinin sert güç boyutunda vazgeçilmez bir aktördür. Karadeniz, Orta Doğu ve Kafkasya hattındaki jeostratejik konumu Türkiye’yi kolayca ikame edilemeyecek bir unsur haline getirmektedir. Türkiye ile Avrupa arasındaki siyasi ilişkiler zaman zaman ciddi gerilimler barındırsa da, güvenlik söz konusu olduğunda iş birliği tamamen ortadan kalkmamaktadır. Bu durum özellikle kriz anlarında daha görünür hale gelmektedir. Rusya-Ukrayna savaşı sırasında Türkiye’nin hem askeri denge hem de diplomatik süreçlerde oynadığı rol, bu zorunlu yakınlaşmayı açıkça göstermektedir. Bu noktada ortaya çıkan temel gerçek şudur: değerler söylemi şekillendirir, ancak davranışı belirleyen çoğu zaman güvenliktir. Başka bir ifadeyle, güvenlik riski arttıkça normatif mesafe daralmakta ve aktörler daha pragmatik bir çizgiye yönelmektedir. Enerji güvenliği de bu ilişkiye ek bir boyut kazandırmaktadır.
Avrupa’nın özellikle Rusya’ya olan enerji bağımlılığı uzun süredir yapısal bir kırılganlık olarak görülmektedir. Son yıllarda bu kırılganlık yalnızca ekonomik bir sorun olmaktan çıkmış, doğrudan bir güvenlik meselesine dönüşmüştür. Bu bağlamda Türkiye, Orta Doğu ve Hazar bölgesindeki enerji kaynaklarını Avrupa’ya bağlayan önemli bir geçiş hattı olarak öne çıkmaktadır. Türkiye üzerinden geçen boru hatları yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda jeopolitik bir işlev görmektedir. Günümüzde enerji, ekonomi ile güvenlik arasındaki sınırları bulanıklaştırmış durumdadır. Ancak burada da benzer bir çelişki ortaya çıkmaktadır. Avrupa Türkiye’ye enerji güvenliği açısından ihtiyaç duymakta, ancak bu ihtiyacı daha geniş bir siyasi yakınlaşmaya dönüştürmemektedir. Bu durum, ilişkinin yine seçici bir iş birliği mantığıyla ilerlediğini göstermektedir. Tüm bu alanlar birlikte değerlendirildiğinde Türkiye ile Avrupa arasındaki ilişkinin parçalı ve koşullu bir yapı sergilediği görülmektedir. Göçte dışsallaştırma, güvenlikte askeri bağımlılık ve enerjide transit ihtiyaç, bu ilişkinin temel dinamiklerini oluşturmaktadır.
Avrupa Türkiye ile ilişkisini bütüncül bir stratejik ortaklık üzerinden değil, ihtiyaç duyduğu alanlar üzerinden tanımlamaktadır. Buna karşılık Türkiye de bu ilişkide pasif bir aktör değildir; stratejik konumunun farkında olarak zaman zaman bu konumu müzakere gücüne dönüştürmektedir. Bu durum taraflar arasında karşılıklı bağımlılık yaratmakta, ancak bu bağımlılık güvene dayalı bir ortaklığa dönüşmemektedir. Ortaya çıkan ilişki biçimi, klasik bir ittifaktan ziyade karşılıklı zorunluluklara dayalı bir dengeyi yansıtmaktadır. Bu nedenle Türkiye ile Avrupa arasındaki ilişki, bir tercih değil, giderek daha fazla bir zorunluluk haline gelmektedir.
Sonuç olarak Türkiye’nin Avrupa güvenliğindeki rolü tartışmalı değil, fiilen kabul edilmiş bir gerçekliktir. Ancak bu gerçeklik, siyasi ve kurumsal düzeyde tam anlamıyla karşılık bulmamaktadır. Avrupa Birliği Türkiye ile ilişkisini kriz anlarında derinleştiren, ancak normalleşme dönemlerinde sınırlayan bir yaklaşım izlemektedir. Bu durum ilişkinin yapısal olarak dalgalı ve kırılgan kalmasına neden olmaktadır. Türkiye Avrupa güvenliğinin dışında bir aktör değil, aksine onun zaten içindedir. Ancak Avrupa bu gerçeği kalıcı bir stratejik ortaklığa dönüştürmekten kaçındığı sürece, mevcut ilişki biçimi değişmeyecektir. Bu da Türkiye-Avrupa ilişkilerinin stratejik bir uyumdan ziyade, krizlere verilen zorunlu tepkiler üzerinden varlığını sürdürmeye devam edeceğini göstermektedir.
Kaynakça
• European Commission. (2020). New Pact on Migration and Asylum. Brussels.
• European Council. (2016). EU-Turkey Statement, 18 March 2016.
• NATO. (2022). NATO Strategic Concept. Madrid.
• International Energy Agency. (2022). Europe’s Energy Security Report. Paris.
• Barry Buzan. (1991). People, States and Fear: An Agenda for International Security Studies. Boulder: Lynne Rienner.
• Alexander Wendt. (1999). Social Theory of International Politics. Cambridge: Cambridge University Press.
• John Mearsheimer. (2001). The Tragedy of Great Power Politics. New York: W.W. Norton.
• Didier Bigo. (2002). “Security and Immigration: Toward a Critique of the Governmentality of Unease.” Alternatives, 27(1), 63–92